Xalay

Psikoloji

Mükemmeliyetçilik Hakkında

Her dönemin insanı kendini bir önceki nesilden daha farklı, gelişmiş ve ilerlemiş hissediyor. Özellikle son birkaç yüzyıldaki teknolojik ve yaşamda atılan adımlar o kadar hızlı ki aslında belki de farklılaştığına inanan insanlar büyük ölçüde haklıdır. Fakat insan ne kadar büyük değişim yaşadığına inansa da aslında davranışları büyük bir değişim yaşamıyor; daha çok form ve isim değiştirerek karşımıza tekrardan çıkıyor.

Yukarıda söylediğim iddiama bu yazıda biraz değinecek olsam da daha kapsamlı bir biçimi daha sonra mutlaka gelecek. Bu iddiayı, bugün konuşmak istediğim mükemmeliyetçilik kavramı üzerine gerekli olduğu için sundum. Aslında bu konuda yazmak aklıma arkadaşımla yaşadığım bir sohbetten geldi. O konuşmada arkadaşım, bu hayatta yeterli hissedip hissetmememi büyük ölçüde mükemmeliyetçi olup olmadığıma bağladığı için sonradan bu konu üzerinde derin düşünmem gerektiğine inandım; daha sonra da bunu yazıya çevirme kararı aldım.

İlk iddiama geri dönüp giriş işini aradan çıkarmak istiyorum. İnsanın çevresi (çevreden asıl kastım yaşamayı kolaylaştıran teknolojiler, insanın sahip olduğu hakların bağlı olduğu devlet yapısı ve toplumun sosyolojik açıdan, yani birbirlerine ve kendi hayatlarına olan değer yargılarının beslendiği alan) ne kadar değişiyor olursa olsun, aldığı kararları etrafındaki çevreyi doğasına uygun (uzun yıllar boyunca modern insanın belki de tek insan ömründe gördüğü ilerlemeyi asırlara yayarak sinmiş bir şekilde adapte olan davranışlar) hâlde yorumlayıp karar verdiğini düşünüyorum.

Bugünün "Ben çok çalışmalıyım, mükemmel olmalıyım, potansiyelimi öldürmemeliyim" diyen seküler insanı; aslında 400 sene önceki "Cennete gidebilecek miyim?" hissine kapılan Protestan ahlakına sahip insanın (Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu eserinde anlattığı insandan bahsediyorum ve çok yakında bu kitapla alakalı da yazı gelecek) modern hâlidir. Zamanın değişimiyle dini kaygı, yerini ekonomik ve toplumsal statü kaygısına çevirmiştir.

Şu ana kadar bu konuya dair bahsettiğim tüm fikirler zaten arkadaşımla sohbet ederken de inandığım görüşlerimdi ama bu yazıyı yazmak için araştırma yaptığımda bilmediğim ama burada konuşulmaya değer gördüğüm yeni bilgiler edindim. Bu yazıda bazılarını derinlemesine, bazılarını yüzeysel şekilde konuşup sonda da eğer bu bir sorunsa çözüm üreten bir felsefe hakkında konuşacağız. Yazının devamında mükemmeliyetçiliğin farklı tiplerini kısaca tanıtıp benim o konudaki bakışımı açıklayacak şekilde ilerlemeyi planlıyorum.

Yetersizlik Mükemmeliyetçiliği ve "Kalkan" Görevi

İlkiyle başlayalım. Ben bu konuda araştırırken de ilk "yetersizlik mükemmeliyetçiliği" (ismini ben böyle koymak istedim) üzerine gittim. Brené Brown'ın Kırılganlığın Gücü konuşmasında, mükemmeliyetçiliğin insanların idealist bir açıdan ziyade başarısız ve utanç duyulan anları koruyan bir kalkan olduğundan bahsediyor.

Aidiyet ve sevgi hisleri güçlü ve zayıf insanları incelediğinde; özellikle mükemmeliyetçi insanların, başkaları tarafından sevilmek için daha başarılı, daha güzel gözükmesi gerektiğine inandığından söz ediyor. Bağları güçlü olan insanların zayıflardan genel anlamda tek farkı ise sevilmeyi ve ait olmayı kendilerine layık görmeleri; kendilerine herhangi bir "daha" eklemek zorunda kalmadan da insanlar tarafından onaylanmaları gerektiğine inanmaları.

Araştırdığı sorunun tek çıktısının sadece bu olması Brown'ın da pek hoşuna gitmemiş ve konuşmasında böyle bir sonuçtan ötürü mental olarak çöktüğünden bahsediyor. Ama benim genel olarak o konuşmada bu konuyla alakalı en sevdiğim sözü cesaret hakkındaki kısımdı. İngilizcede "courage" (cesaret) kelimesinin kökeninin Latince "cor", yani kalp üzerinden geldiğini ve kelimenin ilk anlamının "Kim olduğunu tüm kalbinle anlatabilen" olması bende bazı taşları yerine oturttu. Yani daha da açıklamak gerekirse; kendi hayatını kabul etme cesaretini gösterebilen insanların, toplumda daha kuvvetli aidiyet ve sevgi bağına sahip olduğundan söz ediyor.

Konuşmada değinmek istediğim son kısım ise bu kalkan görevinin utanç duygusundan korunmak için kullanıldığını söylemiştim ama gerek uyuşturucu maddelerle (alkol, kumar, sigara vb.), gerek öz frenlemeyle kaçındığımız bu "kötü" duygulardan sadece tek taraflı kaçamayacağımız üzerine. Yani nefret, utanç, üzüntü gibi kötü olduğunu söylediğimiz duyguları bastırırken aynı zamanda iyi diye bahsettiğimiz sevinç, başarı, mutluluk gibi duyguları da özellikle "her şey kusursuz olmalı" diye düşünen mükemmeliyetçi düşüncenin bunu bastırdığından bahsetmesi.

Öncelikle bu konuşma bende bazı terimlerin yerini değiştirdi. Ben daha önce bir videomda "kırılgan ego" üzerine konuşmuştum; aslında orada anlatmak istediğim tam da burada bahsedilen, utançtan kaçmaya çalışan insanın kalkan görevinde kullandığı mükemmeliyetçilikmiş. Ben de çoğu insanın eyleme geçme cesaretini bastırmak için böyle bir fikir yarattığını düşünüyorum. Çünkü eyleme geçmek hem yorucu hem de kendi düzenine aşık bu insan için yeni bir olay. Bunu bir maliyet gibi düşünürsek; enerjisinin belirli bir kısmını öngörmediği yeniliğe harcamak yerine, o enerjiyi koruyup oturmayı tetikleyecek bir duyguya ihtiyaç var. Burada da herhangi bir işe başlamadan önce kendinde onu yapabilmesi için "en hazır" hâlinde olması gerektiğine inandıran ve bu his bir türlü kaybolmadığı için artık o işi yapmaktaki motivasyonunu da kaybettiren yetersizlik mükemmeliyetçiliği devreye giriyor.

Ama diğer tarafta kendinde o "arsızlığı" gören ve "ben buna layığım" diyen tarafın, belki de kendiyle boğuşan o mükemmeliyetçi insanın olmak istediği kişiye çok daha kolay bir biçimde erişebildiğini görüyoruz. Kendi hikayesini anlatabilme cesaretine sahip olanın, eyleme geçmeden daha iyi olmaya çalışan insanı yendiği bir savaştan bahsediyoruz kısaca.

Kendine Yönelik Mükemmeliyetçilik ve "Motor" Görevi

Yazıda sadece mükemmeliyetçiliğe saldırmayacağım, sakin olabilirsiniz eğer mükemmeliyetçiyseniz. Hatta sıradaki konum, bence insanların kendilerine asıl mükemmeliyetçi deme sebebi. İlk konuda bir kalkan görevi gördüğünden söz etmiştim; şimdi ise motor görevi gören kısma, topluma ayak uydurmaya çalışmaktan ziyade kendi içine yönelen mükemmeliyetçiliğe geçelim. Buna "Kendine Yönelik Mükemmeliyetçilik" (self-oriented perfectionism) deniyor.

Aslında ilk kavrama benzer istekler görüyoruz: Kendinin en iyi hâline ulaşmak, ne yapıyorsam en iyi hâlimde yapmalıyım inancı. Fakat aralarında bariz farklar var, özellikle beslendiği yerler konusunda. Bir önceki başlık motivasyonunu toplumda var olma çabasından alırken, bu tamamen içeriden gelen güdüyle besleniyor. Negatif gibi bahsettiğim önceki kavramın aksine burada bir eylemsizlik veya başarısızlıkta bir durağanlık da görülmüyor. Her başaramadığında daha fazla isteyen ve kendini bu işe daha sıkı adayan bir kişi görüyoruz. Buradaki asıl motivasyon, kendini adadığı işten aldığı entelektüel tatmin hissi.

Bunu aşırı pozitif bir şey gibi anlatıyorum çünkü psikolojide mükemmeliyetçiliğin en sağlıklı formu olarak geçiyor. Denemekten korkmayan ve en iyiye doğru ilerleyen insan fikri kulağa çok güzel ve epik gelse de, bunun "Aa bende de bundan var, aynı ben" hislerini sizde barındırıyorsa bunun yalan olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada anlatılan derecede kusursuz açlığın çok nadir olduğuna ve buna sahip insanların da etrafındakilere daha sen söylemeden bunu söylettirdiğine inanıyorum. Hatta anlattığım ilk andan itibaren aklımdan "Oğlum bu Ronaldo lan işte!" fikri de hiç çıkmıyor çünkü bence bu kavramın en net örneği kendisi.

Belki siz yine de kendinizde bu hislerin olduğunu düşünüyorsunuzdur, aynı dozda olmasa bile. O yüzden bunun bir de negatif tarafından bahsedeyim. Bütün motivasyonu içeriden almak, devam edebilmek için kimseye ihtiyacınızın olmadığını gösterse de; eğer hedefinizi yüksek tutup o standarta ulaşamadığınızda bir hayal kırıklığına uğrayıp öz eleştiriye başlarsanız, düşman için de kimseye ihtiyacınızın olmadığını anlayabilirsiniz. İlk bahsettiğim kavramda belki etrafınızı iyi hissettiğiniz bir akvaryuma çevirerek durumu dışarıdan çözebilirsiniz; ama burada kendinizden kaçamayacağınız için, sizin yükselmenizde yardımcı olan o kaldırma kuvvetinin, başarısızlık durumunda o yükseklikten nasıl düştüğünüzü de yine bu duygu gösterir.

Olumsuz bitirmek istemiyorum; ben bunun anlattığım kadar ideal hâlinin çok nadir görüldüğünü, daha düşük dozlarda görülse bile insana büyük şeyler kattığını ve çoğunlukla hayata pozitif bir etki kattığına inanıyorum. Bu arada araştırmak isterseniz de bu kavramı Paul Hewitt ve Gordon Flett adlı iki psikoloğun araştırmalarından inceledim.

Ara Söz: Kendi Durumum Üzerine

Yazının ortasında o başta bahsettiğim arkadaşımla yaptığım diyaloga değineyim. Ben kendimi mükemmeliyetçi görmüyorum ve herhangi bir konuda yetkin de hissetmiyordum. Bu yazı için araştırma yaparken, özellikle ilk başta bahsettiğim o kalkan görevinde olan mükemmeliyetçiliğin bende olabilme ihtimalini düşündüm. Fakat varsa bile bende bu büyük bir boyutta değil, zamanla yenebiliyorum. Özellikle son zamanlarda o bahsettiğim "arsızlığa" ulaşabilmek için çaba gösteriyorum ve kendimi daha da kabulleniyorum.

Kendime yönelik olansa ego atağı geçirdiğim anlar harici pek görülmüyor. Zaten kendimle alakalı inandığım bir sözüm var: "Yeryüzünün sıradan insanıyım ama gökyüzünün yıldızına aşığım." Kendimden hep daha iyisini arzuluyorum; onu elde eder miyiz, onu bilemem ama. Sözde de dediğim gibi aslında sıradan bir insanım sadece.

Kuşaksal Mükemmeliyetçilik

Evet, geçelim diğer kavrama. İsmi Kuşaksal Mükemmeliyetçilik. Tanıtmadan önce kendimin favori kısmının burası olduğunu söylemeden edemeyeceğim; çünkü sosyolojik açıdan tespitler yapıp büyük bir perspektife bakıyormuş gibi hissettiriyor. Nerd gelmeyeceksem böyle durumlar bende heyecan yaratıyor, yalan yok.

Şimdi yazının en başında Weber'in kitabına ihtiyacımız olduğunu söylemiştim, o tam da burası için gerekli. Üstte mükemmeliyetçilik kavramlarını açıkladım ama bunun tam anlamıyla nereden geldiğine pek değinmedim. Eğer insanların elinden bir arada olabilecekleri her hakkı kısıtlarsanız, bir de üstüne sosyal medyayla gerçekte var olmayan bir güzellik standardını normalleştirirseniz insanları birbirinden iyice uzaklaştırıp bireyselleştirebilirsiniz. Bunu kısaca "Neoliberal kültürü getirirseniz" diyecektim de; siyasi fikirlerden nem kapan bir apolitikseniz sizi ‘bile’ kapsayacak şekilde anlatayım dedim.

Bu bireyselleştirme, insanlara başarılı olmayı sadece onların elindeki bir tercihmiş gibi hissettirmesine ve "Eğer yeterince istersen başarırsın" yalanına inanmasına yol açar. Sistemin yol açtığı bütün krizlerden de bireyin kendisini suçlaması yoluyla kurtulabilirsiniz. Bir de buradaki çöküntülerden biri; eğer başarıyı bireyin tekeline bırakırsanız, başarısızlık da tamamen onun tekelindedir. Bu durum da insanları, %70'inden (büyük bir oran işte, sayıyı uydurdum) kendisinin sorumlu olmadığı başarısızlığın tüm yüküyle yüzleşmek zorunda bırakır.

Bir de bunu sosyal medyayla hem ekrana bağlar hem de ekranda onun duygularıyla oyun hamuru gibi oynayan algoritmalar geliştirirseniz, tamam. Sisteminiz istediği krizi yaratsın, o zaten artık sizin için bir tehlike değil. Bu arada burada söylediğim hiçbir şey komplo vesaire değil; gerçekten her yeni nesilde "mükemmeliyetçilik" vakası artıyor. En başta dediğim günümüzün seküler insanının doğasındaki dini hissi atamama kavramı, işte burada bize form değiştirerek geliyor. Diyeceksiniz "Ben müslümanım, Protestan ahlakı ne alaka filan?" Haftaya anlatacağım zaten de; kapitalist ekonominin getirdiği kültürün ahlakına "Protestan ahlakı" diyor Weber. Yani sizin inandığınız kişisel dininizle değil, bu kapitalist kültürle gelen doğrularınızla alakalı.

Kusurları Yüceltmek: Wabi-Sabi ve Kintsugi

Kavramı tanıttık, nereden geldiğinden de bahsettik. Biraz da bu duruma çözüm olarak doğmuş bir fikre geçelim: Wabi-Sabi Felsefesi. Tabii ki de Uzak Doğu'nun inanışlarından çıkan bir fikir, şaşırtmadığı üzere. Bizim Uzak Doğulu kardeşcanlar bakalım buna nasıl bir çözüm bulmuş.

Bu felsefe diyor ki: "Pürüzsüz, simetrik ve kusursuz" güzelliği reddet, kusurları sev ve onları yücelt. Güzelliğin kusurlardan geldiğine; doğallığın, sadeliğin övüldüğü, doğada hiçbir şeyin tamamlanmış ve kusursuz olmadığına, dolayısıyla olması gerekenin o kusuru güzel görmek olduğuna inanıyor.

Hatta bir de "Kintsugi" adında, bu felsefeden ilham alan bir sanat dalı var. O da kırılan seramik kase ve fincanları sanki hiç kırılmamış gibi yapıştırıp gizlemek yerine; kırıldığı yerler daha belli olsun diye urushi (toz altın, gümüş veya platin karışımlı) adında bir reçineyle, o kırığı daha da belirginleştirerek birleştirme sanatı.

Kendi fikrime geçecek olursam; bana fakir insanların durumunu kabul etsin diye çıkmış ama daha sonra yeteri kadar parası olan ama aklı ve donanımı olmayan zenginlerin yöneleceği bir alan gibi hissettirdi, yalan olmasın. Sisteme başkaldırı ayağına, tam sistemin istediği bir düşünce gibi. Ben zaten mükemmeliyetçi olmadığımı düşündüğüm için beni etkilememiş olabilir; ama eğer agresif bir mükemmeliyetçiyseniz sizi yumuşatır belki. Temelinde kötü niyetli olduğunu da düşünmüyorum; "doğandan geleni kabullen" fikri aslında en başta söylediğimiz sevilmeyi kendine layık görmeye benziyor, o yüzden size gerekli olduğuna inanıyorsanız güzel bir konu.

Son Söz

Aslında daha fazla kavram vardı ama ben dörde indirmek istedim. Zaten bunların hepsi ayrı bir yazıyı hak edecek kadar detaylandırılabilir konular olduğundan, hepsine biraz biraz değinip temel açıdan fikirlerimi söylemek istedim.

Yazı konularım tamamen rastgele, o hafta ne araştırmak istersem şeklinde ilerliyor ama sizin istediğiniz herhangi bir konu varsa bana bir şekilde iletebilirsiniz.

Eğer her ne zaman okuduysanız; iyi günler, iyi akşamlar ve de iyi gecelerr!